Pages

Search This Blog

February 22, 2011

Burada Olsaydı..

... O şimdi burada olsaydı buna oyun dememe kızar, bir oyunu gerçek hayattan ayıran en temel farkın oyunun kurallarının herkes tarafında bilinmesine karşın hayata dair kuralların binlerce yıldır hala anlaşılamadığını bu yüzden de onun saçma olaylar bütünü olduğunu söyler, dikkatimi üzerine çektiğinden emin olana kadar sessizce bakar, bakışlarımı yakaladığında konuşmasına aynı tonla devam ederdi...

Olur da Bir Gün..

Olur da bir gün buralardan gitme cesaretini gösterebilirsem, bana geçmişimi hatırlatacak sadece bir eşyayı yanımda götürmek istiyorum. Geçmişten kaçarken onu yine de hatırlamak istemenin sanırım acı çekmeyi istemekten başka bir açıklaması olamaz.

Aynı şekilde ardımda da bana ait sadece bir şey kalsın istiyorum. Bunu görenler bilsin ki bir zamanlar burada birisi yaşamış fakat tutunamamış. Bu da olsa olsa ölümsüzlük tutkusudur.

December 28, 2010

Franz Kafka - Hikayeler



Kapaktaki fötr şapkalı adamın Kafka olduğu intibası kitabı aldığım ilk günden beri var bende. Ayakları biraz uzunca. En sevdiği renk olan siyaha bürünmüş. Kaldırımlar üzerinde bekliyor. Belki de düşünüyor. Bu duruşta sanki daha çok çaresizlik var. Sevdim diyemem o yüzden. Belki de böyle düşünmemin sebebi, hikayelerinin bana giydirdiği karamsar hırkam. Gözlerimi ovuşturmamın bir faydası yok.

Zaten Franz Kafka hep gizemli birisi olmuştur -benim için-. O kısa hayatı boyunca neler yapıp, nelerden hoşlandığı ve nelerden tiksindiği kitaplarını okurken aklımın bir köşesinde sürekli olarak beni meşgul eden konular. Kitap kapaklarının renginden, yazılarında seçtiği konulara kadar hep farklı birisi oldu; isteyerek veya istemeyerek. Hep bir değişimi yazmak istedi, ve bence bu hep 'kaybediş'in ve 'kaybolma'nın değişimiydi..
29 Eylül 2006

Beklemek

Yine aynı saatte aynı yerde otururken yazmam gerektiğini farkettim. Zorunluluk değil de yazma ihtiyacıydı bu, yemek içmek gibi arayı açtiginda kendini daha sık hatırlatan bir haz. Açtım blogu; yazmaya başlarken O'ndan aldım haberi. Az sonra evden çıkıyordu, belki de içindeki tüm kuşkuları atmaya, biraz hava almaya gidiyordu. Böyle düşündüğünü düşünüp mutlu oldum. Bir hayal gibi mutluluk verdi bu his bana. Önümde karalanmayı bekleyen sayfalara baktım. Belki de bembeyaz olmak çok da güzel bir şey değil. Biraz karalanmak, biraz dolmak lazım. Hayatın bize ne verdiğini tam idrak edemiyorken çok düşünmemek lazim belki de. 'Hayırlısı' deyip bir yerlerden tutunmak lazım hayata. Mutlu oldum düşündükce ve aramasını bekledim O'nun. Beklemek güzeldir Ona dair ise. Beklemek O'dur.
20 Ocak 2009

Büyücü

Bu sabah gerek durakta beklerken gerekse otobüste varış yerini beklerken sıkıldım. Kaç gündür kitap okumaya alışmışım ve dün kitabı ofiste unutmuş olmam ve başka kitaba başlayamayacak kadar bu kitaba bağlanmış olmam elimi kolumu bağladı, otobüsün en arka koltuğunda beni başka bir şeyler düşünmeye zorladı. Fakat olmadı. Ne kadar uğraşsam da bir şekilde dönüp dolaşıp Yunan adasında bir anlamda sıkışıp kalmış Urfe’yi karşımda buluyordum; Nicholas Urfe. Yunanistan’ın ufacık bir adasında bulunan özel bir okulda öğretmenlik yapan Urfe kitabın belki de tek gerçek karakteri olarak bir oyunun içine -farkında olmasına- rağmen sürükleniyor. Urfe-June-Julie ve sahnenin yönetmen koltuğunda oturan Conchis. Bu karakterler içinde gerçek olan bir noktayı referans alarak yolumu bulmaya calışsam da nafile. Neyin gerçek neyin kurmaca olduğunu anlamak zor, hele ki on dakikalık otobüs seyahatinde imkansız. Bunu düşünürken anlıyorum niye Urfe’nin bu oyunun sonunu görmek istediğini. Ben niye kitabı bir şekilde bitirmek istiyorsam O da bir şekilde bu oyunun sonunu görmek istiyor, ve bunun tek yolunun da oyuna katılmak olduğunu biliyor. Çünkü herkesin rolü biçilmiş ve biz okuyucular ağızlarını bir karış açarak hayretle izleyen, bir yandan da sonu bir an önce gelsin isteyen seyirciyiz. Bu kitabın hayal ürünü olduğunu bilsem de belki en zayıf yönümüz olan gerçeği öğrenme merakı -özellikle- bu kitabı çekici kılıyor. Bunları düşünürken bile yoruluyor, nereden başladığımı bilmediğim gibi nerede bıraktığımı da bilmeden biraz önümde oturan asker pantolonu giymiş orta yaşlı birinin kitap okumasına takılıyorum. Elindekini bir kitaptan ziyade nutukmuş gibi belli bir açıda tutarak dik vaziyette mırıldanıyordu. Belli ki kendini kitaba vermişti ve askeri disiplinini kitap okuma alışkanlığına bile yansıtmıştı. Durağa yaklaşırken hızlı ve keskin hareketlerle kapağında Amerikan bayrağı olan kitabı kapadı ve siyah çantasına büyük bir saygıyla yerleştirdi. Güneş gözlüklerini çantanın yan cebinden çıkarıp dikkatle takarken bu seri hareketlerin aslında defalarca kere yaşanmış olmasından kaynaklandığını anladım. Her gün aynı otobüse belki de aynı saatte binen birisinin dakikliğine sahipti tüm vücut hareketleri. Okuduğu kitabı büyük bir hazla mırıldanması ise bu günlük tekrarların bir monotonluk değil de yaşadığı hayata bağlılık olduğunu gosteriyordu. Kendimi düşünmeye başladım o sırada; hayatın neresinde olduğumu ve neresinde olmak istediğimi. Bu hayat kuralları hiç bir yerde tam olarak yazılmamış bir oyun. Burası bir Yunan Adası ve bize biçilen rolü benimsemekten başka bir seçeneğimiz yok.

Elveda

Ne kadar uzak olduğunu hatırlamadığım bir geçmişe ait anılar yumağı zihnimde yuvarlanırken içimde biriktirdiğim pişmanlık büyümeye ve bir kimliğe bürünmeye başladı. Bu duygu bir bataklık gibi beni daha da içine çekerek geçmişimle yüzleşmeye itti. Bir hatıra bir diğerine bağlandıkça yapbozun parçaları birleşmeye ve böylece kendi kişisel tarihim de bir anlam kazanmaya başladı. Anlamsız parçalardan oluşan hafızam bir anda olayları ve kişileri birbirine bağlamaya başladı. Herşey yerli yerine oturunca anladım ki, öfke ve pişmanlığım kendimden başkasına değilmiş. Yıllardır adresi yanlış yazılmış mektup gibi öfkem olmaması gereken yerlere uğramış, ancak şimdi yerini bulabilmişti. O an o karanlık odada ne yapacağımı bilemeden, ben ve öfkem başbaşa kaldık. Sorulacak soruları bir yana bırakıp bana bakınca yüzündeki öfke önce acıma duygusuna, daha sonra da hüzne bıraktı. Tek söz söyleyebildi; ‘Elveda!’. Bu onu son görüşüm oldu.
12 Şubat 2009

Sevgili

Sevgilim dedim ona ilk defa bir pazar kahvaltisinda. Saskinligini sakla(ya)madi. Donuk gozlerle bana bir sure bakti. Az sonra dedigimi bana tekrarladi yeni ogrendigi bir kelimeyi ezberlemek istercesine. O an biliyordum ki ne soylerse soylesin hic bir sey ayni olmayacakti. Geri donusu olmayan bir kapidan gecmis, ne geriye ne de ileriye bakma firsati bulamamistik. Birlikteligimizin her aninda oldugu gibi o sabah da her sey kendiliginden gelismisti. Cok sonralari bu an aklima geldiginde zamansiz davrandigimi kendime itiraf ettim. Ancak baska ne zaman olabilirdi sorusuna da cevap bulamayinca o sabah kahvaltisi hatirasinin tadini cikarmaya karar verdim. Bir pohaca sicakliginda giden kahvalti sevgili sozcugunun havada ucusmasiyla birlikte baska bir boyuta tasinmisti sanki. Kahvalti masasi ve biz bir anda daha once hic gitmedigimiz bir yere gitmistik. Zaman daha yavas akiyordu sanki ve biz de ona uydurmak istercesine yavas hareketlerle kahvaltiya devam ediyorduk. Cok bir zaman gecmemisti ki gulumsedigini farkettim. ‘Oldu!’ dedim usulca, neyin oldugunu bilmeden.
17 Şubat 2009