Hava henüz kararmış, odaların ışıkları bir bir yanmaya başlamıştı. Dışarı çıkıp rasgele esen rüzgara kısa bir anlığına da olsa bıraktım kendimi. Kısa ve çekingen adımlarla karanlığa doğru ilerledim. Çok geçmedi, elimde anahtarlarla posta kutusunun önünde durdum. Anahtar deliğini el yordamıyla bulup kilidi açtım. Alışılagelmiş bir kaç reklam afişi ve kredi kartı mektuplarının yanında duran saman renkli eski bir posta zarfı nereden geldiğini hemen belli etti. Belli ki deniz aşırı yolculuk onu bir hayli yıpratmış, üstüne üstlük kendisinin ancak yarısı kadar olan bir kutuya sıkıştırılmak zorunda kaldığı için bir hayli kırışmış ve kıyılarında ufak yırtıklar oluşmuştu. Kısa süren bir ‘ne yapacağını bilememe’ tereddüt hali sonrası bir elime sarı zarfı alıp eve doğru yollandım. Baş parmağımla zarfın üstündeki üçü aynı birisi daha küçük olan dört adet pulu yoklayarak geçtim karanlığı...
Showing posts with label POSTANE. Show all posts
Showing posts with label POSTANE. Show all posts
December 28, 2010
June 8, 2010
Mektup -2-
Bugün farkettim ki; mektuplar çoklukla 'bugün ...' ile başlıyor. Bu da demektir ki mektuplar aslında öykü, deneme gibi planlanmış yazılar değil insanın gelip geçen bir hevesle anlık heyecanını paylaşma isteğidir. Belki bunun sebebi de sıkıcılığın paylaşılamayacak kadar saçma ve karmaşık, heyecanın sıradan cümlelerle anlatilabilecek kadar anlamlı ve tek düze olmasıdır. İşte sınırlarını daha şimdi belirlediğim bu kaidenin istisnası olarak sana -bir kez daha- yazmaya başladım.
Aslında günlerdir bu mektup üzerine kafa yoruyorum. Yaşamımda ufak da olsa bir heyecan kıpırtısı bulup kaydetmek için bir gölge gibi günlerdir kendimi takip ediyorum. İstedim ki benim de paylaşmaya değer okuyanları hayrete düşürecek ve -belki de- kıskandıracak anılarım olsun. 'Bugün başıma ne geldi bir bilsen...' ile başlayan bol ünlem işaretli hikayeleri seninle paylaşmak isterdim. Fakat anladım ki bu pek de mümkün değil.
Bazı akşamlar bir şeyler atıştırdıktan sonra kapalı duran televizyon ekranının karşısında uyuyakalıyorum. Sonra gece bir yarısı -olabilecek en kötü vakitte- uyanıyorum. Tekrar uykuya dalmak için çok geç ve işe gitmek için çok erken. Gözlerim yarı kapalı salonda yürüyorum. Derin bir konu hakkında düşünüyor gibi yavaş ve sakin adımlarla yürüyorum fakat hiç bir şey düşün(e)mediğimi de biliyorum. Ne kötü değil mi! Yarı uykulu halde herşeyin çok uzakta olduğunu hissetiğin gecenin en huzursuz vaktinde insan gerçekten gerçekten kim olduğunu kendine itiraf etmek zorunda kalıyor. Bu yüzden uyku ve yemek saatlerime daha bir dikkat eder oldum. Karanlıkta kendimle başbaşa kalmak istemiyorum artık. Çünkü ben ancak bir filmden veya kitaptan kotardığım çalışılmış sözleri arada bir kullanıp insanların az da olsa takdirini kazandığımda ve hatta neticesinde bunu tekrar tekrar hafızamda canlandırıp günlük (sahte) zaferlerime eklediğimde gülümseyebiliyorum. Ne yalan söyleyim bu halde mutlu olabilmenin tek yolu sanırım kendine bile yalan söyleyebilmek.
Not: Mektupları bildiğim son adresine yolluyorum. Hala orada yaşıyor musun bilmiyorum. Fakat ben yine de mektup atmaya devam edeceğim. Mektupları alıyorsan cevap yazmanı da istemiyorum. Çünkü sanırım ben buna pek hazır değilim. Bu isteğimi anlayışla karşılayacağını umuyorum.
Sevgiyle kal,
fk..
Aslında günlerdir bu mektup üzerine kafa yoruyorum. Yaşamımda ufak da olsa bir heyecan kıpırtısı bulup kaydetmek için bir gölge gibi günlerdir kendimi takip ediyorum. İstedim ki benim de paylaşmaya değer okuyanları hayrete düşürecek ve -belki de- kıskandıracak anılarım olsun. 'Bugün başıma ne geldi bir bilsen...' ile başlayan bol ünlem işaretli hikayeleri seninle paylaşmak isterdim. Fakat anladım ki bu pek de mümkün değil.
Bazı akşamlar bir şeyler atıştırdıktan sonra kapalı duran televizyon ekranının karşısında uyuyakalıyorum. Sonra gece bir yarısı -olabilecek en kötü vakitte- uyanıyorum. Tekrar uykuya dalmak için çok geç ve işe gitmek için çok erken. Gözlerim yarı kapalı salonda yürüyorum. Derin bir konu hakkında düşünüyor gibi yavaş ve sakin adımlarla yürüyorum fakat hiç bir şey düşün(e)mediğimi de biliyorum. Ne kötü değil mi! Yarı uykulu halde herşeyin çok uzakta olduğunu hissetiğin gecenin en huzursuz vaktinde insan gerçekten gerçekten kim olduğunu kendine itiraf etmek zorunda kalıyor. Bu yüzden uyku ve yemek saatlerime daha bir dikkat eder oldum. Karanlıkta kendimle başbaşa kalmak istemiyorum artık. Çünkü ben ancak bir filmden veya kitaptan kotardığım çalışılmış sözleri arada bir kullanıp insanların az da olsa takdirini kazandığımda ve hatta neticesinde bunu tekrar tekrar hafızamda canlandırıp günlük (sahte) zaferlerime eklediğimde gülümseyebiliyorum. Ne yalan söyleyim bu halde mutlu olabilmenin tek yolu sanırım kendine bile yalan söyleyebilmek.
Not: Mektupları bildiğim son adresine yolluyorum. Hala orada yaşıyor musun bilmiyorum. Fakat ben yine de mektup atmaya devam edeceğim. Mektupları alıyorsan cevap yazmanı da istemiyorum. Çünkü sanırım ben buna pek hazır değilim. Bu isteğimi anlayışla karşılayacağını umuyorum.
Sevgiyle kal,
fk..
May 19, 2010
Mektup -1-
Merhaba;
Çok uzun bir süre sonra sana çok uzak bir ülkeden yazıyorum. Şu an bu satırları okurken şaşırdığını ve hatta kızmış olabileceğini tahmin ediyorum. Eğer konuşma imkanımız olsaydı belki de bana soracağın ilk şey bunca zaman sonra sana niye yazdığım olacaktır. Kim bilir? İnan ki bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Beni bilirsin; verdiğim sözleri bir gün muhakkak yerine getiririm. Aradan bir çok yaşam geçmiş olsa da sözümü tutarım (seni tabirinle son kullanma tarihi geçmiş olsa da). Belki bu mektubun da geçmişte verilmiş bir sözün ürünü olduğu düşünülebilir. Kim bilir belki de bir gün ofisteki masamda mesai saatinin gelmesini sıkıntıyla beklerken biraz da önümde duran kurşun kalemin hatrına yazmaya başladığım da söylenebilir. Her iki durumda da yazabileceğim ve yazdığımı gönderebileceğim bir tek adres var. Gördüğün üzere ben hala bildiğin gibiyim. Şu günlerde kafam karışık (ne zaman değildi ki? dediğini duyar gibiyim) ve mümkün olduğu kadar insanlarla -özellikle tanışmış olduklarımla- konuşmamaya çalışıyorum. Aslına bakarsan çok da uzak olmayan bir geçmişe kadar onlarla iletişim kurmaya çalıştım. Kendimden iğrenme pahasına onlar gibi abartılı el kol hareketleri eşliğinde karşımdakini bol bol pohpohladım. Dertlerini dinerken onları anlıyormuş teselli vermeye çalıştım. Halbuki onları dinlemiyordum bile. Bazı sabahlar sadece onlara merhaba diyebilmek için -keşfettiğimde büyük zevk almış olduğum arka kapı yerine- herkesin kullandığı ana girişten ofise yürüdüm. Fakat yine de olmadı. Onlar gibi olmaya çalıştığım her an karnıma adeta müthiş bir ağrı saplanıveriyor. O an anlıyorum; rol yaptığımın onlar da farkında. Ve kim bilir belki de ben arkamı dönüp yanlarından ayrılır ayrılmaz taklidimi yaparak o günkü esprilerine beni katık yapıyorlar. Belki de bu yüzden ayrıldığım ortama geri dönmeye çekiniyorum. Düşünebiliyor musun arkamdan güldüklerini farkettiğimi? İşte sanırım asıl buna dayanamam. Bu onlarla aramdaki ince perdenin de ortadan kalkması olurdu. Çünkü bu yaptıklarının aslında kendilerini küçülttüğünü anlatan bir dizi teessüf dolu söz sarfedemez ve onlara karşı son kozumu da kaybederdim.
Daha fazla ayrıntıya girip seni de sıkmak istemiyorum. Hem bu yazdiklarim neticesinde burada mutsuz oldugum anlasilmasin. Insanlarla aramdaki bu tur cetrefilli iliskileri cok uzun suredir kabullenmis durumdayim ve inancim o ki bu benim kabahatim degil. Normal olanin baskalari tarafindan belirlenmesini nasil kabul edebilirim ki?
Aslinda bu ilk mektubumda kendimden ziyade buradaki hayattan bahsetmeyi planliyordum. Bunu diger mektuba birakiyorum. Simdi eve gitmeden once bir cozeltiyi suzmem gerekiyor ve bildigin gibi atomlar pek de bekletmeye gelmiyor.
Sevgiyle, nerelerde ve nasil yasiyorsan..
Çok uzun bir süre sonra sana çok uzak bir ülkeden yazıyorum. Şu an bu satırları okurken şaşırdığını ve hatta kızmış olabileceğini tahmin ediyorum. Eğer konuşma imkanımız olsaydı belki de bana soracağın ilk şey bunca zaman sonra sana niye yazdığım olacaktır. Kim bilir? İnan ki bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Beni bilirsin; verdiğim sözleri bir gün muhakkak yerine getiririm. Aradan bir çok yaşam geçmiş olsa da sözümü tutarım (seni tabirinle son kullanma tarihi geçmiş olsa da). Belki bu mektubun da geçmişte verilmiş bir sözün ürünü olduğu düşünülebilir. Kim bilir belki de bir gün ofisteki masamda mesai saatinin gelmesini sıkıntıyla beklerken biraz da önümde duran kurşun kalemin hatrına yazmaya başladığım da söylenebilir. Her iki durumda da yazabileceğim ve yazdığımı gönderebileceğim bir tek adres var. Gördüğün üzere ben hala bildiğin gibiyim. Şu günlerde kafam karışık (ne zaman değildi ki? dediğini duyar gibiyim) ve mümkün olduğu kadar insanlarla -özellikle tanışmış olduklarımla- konuşmamaya çalışıyorum. Aslına bakarsan çok da uzak olmayan bir geçmişe kadar onlarla iletişim kurmaya çalıştım. Kendimden iğrenme pahasına onlar gibi abartılı el kol hareketleri eşliğinde karşımdakini bol bol pohpohladım. Dertlerini dinerken onları anlıyormuş teselli vermeye çalıştım. Halbuki onları dinlemiyordum bile. Bazı sabahlar sadece onlara merhaba diyebilmek için -keşfettiğimde büyük zevk almış olduğum arka kapı yerine- herkesin kullandığı ana girişten ofise yürüdüm. Fakat yine de olmadı. Onlar gibi olmaya çalıştığım her an karnıma adeta müthiş bir ağrı saplanıveriyor. O an anlıyorum; rol yaptığımın onlar da farkında. Ve kim bilir belki de ben arkamı dönüp yanlarından ayrılır ayrılmaz taklidimi yaparak o günkü esprilerine beni katık yapıyorlar. Belki de bu yüzden ayrıldığım ortama geri dönmeye çekiniyorum. Düşünebiliyor musun arkamdan güldüklerini farkettiğimi? İşte sanırım asıl buna dayanamam. Bu onlarla aramdaki ince perdenin de ortadan kalkması olurdu. Çünkü bu yaptıklarının aslında kendilerini küçülttüğünü anlatan bir dizi teessüf dolu söz sarfedemez ve onlara karşı son kozumu da kaybederdim.
Daha fazla ayrıntıya girip seni de sıkmak istemiyorum. Hem bu yazdiklarim neticesinde burada mutsuz oldugum anlasilmasin. Insanlarla aramdaki bu tur cetrefilli iliskileri cok uzun suredir kabullenmis durumdayim ve inancim o ki bu benim kabahatim degil. Normal olanin baskalari tarafindan belirlenmesini nasil kabul edebilirim ki?
Aslinda bu ilk mektubumda kendimden ziyade buradaki hayattan bahsetmeyi planliyordum. Bunu diger mektuba birakiyorum. Simdi eve gitmeden once bir cozeltiyi suzmem gerekiyor ve bildigin gibi atomlar pek de bekletmeye gelmiyor.
Sevgiyle, nerelerde ve nasil yasiyorsan..
Subscribe to:
Posts (Atom)